30 Ekim 2011 Pazar

Gece

-Farlar çalışmıyor, kahretsin!
Yağmur duracak gibi değildi. Silecekler deli gibi bir sağa bir sola yatıyor, cama her düşen yağmur tanesini hışımla savuruyordu.
Eddie arabayı durdurdu, omzunun üzerinden Penny'e bir bakış fırlattı. Penny yağan yağmura hipnotize olmuş gibiydi adeta. Bir çift gözün kendisini izlediğini fark edince döndü, şaşkın bir tavırla sordu:
-Neden durduk?
Eddie cevap vermeden önce huzursuzca bir sigara yaktı. Camı açtı, içeriye temiz havanın dolmasına izin verdi. Penny hala ona bakıyordu.
-Farlar yüzünden. Dert etme, bu yakınlarda küçük bir pansiyon olacaktı. Yağmurluklarımızı giyip on dakika yürüyebilirsek geceyi orada geçirebiliriz.
Penny tam ağzını açacakken vazgeçti, ön koltukta oturan adama dikkatlice baktı.
Hep böyle biriydi işte. Bu durumda bile sakinliğini korumayı başarabiliyordu. Alıcı gözle süzdü, istemsiz bir şekilde iç geçirdi. Bakışlarını Eddie'ye sabitledi.
Eddie sigarasından son bir fırt çekti, içeriyi daha da soğutmak istemediğinden aceleyle izmariti camdan fırlattı. O sırada gözü dikiz aynasına takıldı. Kızın kendisini süzdüğünü fark etti. Bir an için göz göze geldiler. İkisi de gülümseyerek bakışlarını başka yöne çevirdi.
Havayı dağıtmak için Eddie radyonun düğmesini çevirmeye başladı. Kulağına tanıdık gelen ilk melodiyi bulunca da düğmeyi çevirmeyi bıraktı. Rolling Stones'dan Angie çalıyordu. Ayrılık şarkısıydı ama severdi yine de. Sakin müzikle birlikte aralarındaki kısa süren gerginlik de yumuşadı.
Parçayı hissetmek istercesine Penny gözlerini yumdu, dudaklarını oynatarak şarkıya eşlik etti. Parça bitiminde ise öne doğru bir hamle yaparak radyoyu kapattı. Dikkatlice Eddie'ye baktı. O anda kelimeler yağan yağmur gibi döküldü ağzından:
-Seni seviyorum ve bu arkadaşça bir sevgi değil. Çok ... çok basit. İçtenlikle! Sen benim diğer bir insanda hep aradığım her şeyin mükemmel bir örneğisin. Tanrım, beni sadece arkadaş olarak gördüğünü biliyorum ama ... buna daha fazla katlanamam. Seni şu an, her an kucaklayıp öpmek isterken öylece yanında duramam. Aptal bir aşk romanından fırlamış biri gibi konuştuğumun farkındayım ama bunları söylemek zorundayım Eddie. Sana aşkımı ifade etmek isterken susup içime atamam. Ben sadece ... sonucu ne olursa olsun, bu durum bir daha görüşmeyeceğimiz anlamına gelse de bunu sana söylemeden, bir günün daha geçmesine izin veremem.
Eddie şaşkınlığını üstünden atamıyordu. Penny hız kesmeden devam etti.
-Ama biliyorum-... biliyorum ki bir parçan tereddüt ediyor ve bu bile senin bana karşı bir şeyler hissettiğin anlamına gelir. Ve senden tek isteğim, bunu elinin tersiyle itmeden önce, bunu beş saniye de olsa yaşaman ve hissetmen. Bunun için arkadaşlığımızı riske atabilirim çünkü seninle benim aramda bir şey var. Bunu inkar edemezsin.
Durdu, uzunca bir süre bir şey demedi. Söylediklerini iyice sindirmesi için Eddie'ye zaman tanımaya karar verdi. Bir an için umutsuzluğa kapıldı genç kadın. Bu kadar şeyi bir anda nasıl söylemişti? Kendi bile şaşkındı şu an.
Eddie inanamadı. Bunca zaman duygularını sakladığı için kızdı kendine. Bir an, içi inanılmaz bir huzurla doldu. Şu an dünyada ondan daha mutlu bir erkek yok, diye düşündü. Kendisine yarı merak yarı utançla bakan kadına döndü:
-Seni seviyorum ve hep sevdim Penny. Şaşkınlığımı bağışla ben ... ben bunun olma ihtimalini bile düşünemiyordum. Yanındayken o güzel saçlarına dokunmadan nasıl yaşadım bilmiyorum. Seni eve bırakırken kokunu içime çekerek doyasıya sarılmayı kaç kere istedim, Tanrı bilir. Sana bakan gözleri hep kıskandım. Bana her baktığında kendimi senin yanında hayal etmeden duramadım. "Biz"i hayal etmeden tek bir günüm bile geçmedi. Bunları daha önceden söyleyemediğime inanamıyorum. Tanrım! Penny, inan bana, seninle geçirdiğim her gün bir başka mutluluk sebebi. Şu an, her an, istediğin an yanındayım. Hiçbir yere gitmeye niyetim yok, gidesim yok! Bunu beş saniye değil, senin yanında sürekli yaşamak istiyorum. Seni seviyorum. Sana dair kurduğum hayallerin gerçekleşecek olmasına inanamıyorum.
Sevinç gözyaşlarıyla dinliyordu sevdiği adamı. İçindeki karmaşa dindi yerini salt sevgiye bıraktı.
İki aşık bir an için tek vücut oldular. Konuşan Eddie oldu.
-Haydi hazırlan. Bir an önce senin yanında uyuyup uyanmak için sabırsızlanıyorum.
Mutluydular. Yağmurluklarını giyip soğuğa aldırmadan el ele yürüyerek pansiyon aramaya koyuldular. Bu gece, onların gecesiydi.

9 Ekim 2011 Pazar

Gölgeler

Hızlı hızlı soluklanarak düşünmeye çalışıyordu. Fazla zamanı yoktu fakat elinden ne gelirdi ki? Ama bir şeyler yapmak zorundaydı, kendini buna mecbur hissediyordu. Odanın içinde bir ileri bir geri gidiyor, gözünü karşı pencereden ayıramıyordu. 
"Birazdan polisler gelecek, başımı belaya sokmanın anlamı yok." diye geçirdi içinden Valentinus. Ama o kanlar içinde yatanın yerinde ya Winter olsaydı? Bu korkunç düşünceyi hemen aklından savuşturdu. İçinde cesedin yanına gitmek gibi delice bir istek uyandı. Kalp atışları hızlandı, yüreğinin sesinin bir anda şehri gürültüsünü bastıracak gibi hissetti adam. Daraldı, boğulacak gibi oldu. Bir hışımla banyoya attı kendini. Soğuk su yüzüne çarptıkça boğazını sıkan görünmez el gevşedi. Kalp atışları normale döndü. Şimdi daha sağlıklı düşünebiliyordu. Beyninin girdaplarında dolanıyor, alternatif bir yol arıyordu kendine.
"Sevgilim!" Bu Winter'ın sesiydi. Birden irkildi. Sesini normalleştirmeye çalıştı.
"Buradayım hayatım!"
Winter yüzünde geniş bir gülümsemeyle sevdiği adama baktı. O da aynı şekilde karşılık verdi. Yüzünün solgunluğundan şüphe eden kadın sordu, "Valentinus, neyin var?"
Derin bir sessizlik... Gözlerini yine karşı pencereye dikti. Winter merakla o yöne baktı. Valentinus bu sefer aynı duyguları paylaşmak istercesine kadına bakıyordu. O ise bir eliyle ağzını kapatarak korkmuş ve şaşırmış gözlerle cesede odaklanmıştı.
Bir süre tek kelime etmeden öylece durdular. Caddeden geçen arabaların güçlü farları soluk yüzlerini yalayıp geçiyor, onlara hastalıklı bir görünüm veriyordu. 
Ne zamana kadar öyle kaldıklarını bilmiyorlardı. Telaşlı bir ambulans sireni odanın sessizliğini deldi geçti. Sonra polis arabaları... Winter ona dönmeden sordu:
"Ne yapacağız?"
Bu soru beyninde ışıklı bir tabela gibi yanıp sönmeye başladı. Bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu! Cesareti olsaydı sindiği yerden kadının can çekişmesine seyirci kalmazdı elbette. Bu kelimeden efret ediyordu: Çaresizlik.
"Şu anda yapabileceğimiz tek şey, beklemek. Yeniden oraya dönmek istemiyorum hayatım. İşlemediğim bir suç için ikinci kez cehennemi görmeye katlanamam. Bu sonum olur."
Anlıyordu genç kadın. Az mı acı çekmişlerdi bu olaydan ötürü? İki sene önce mükemmel bir yılbaşı gecesi sonrası sokak arasındaki bir dilencinin, adamın elindeki şarabı almak için defalarca bıçağı karnına saplayışı... Bıçağın yere düşerken çıkardığı metalik ses... Katilin kaçarken Winter'la göz göze gelişi... Ağır kan kokusu... Devriye gezen polis arabasının apar topar yanlarına gelip ikisini tutuklayışı... Mahkeme, hapis cezası, mimlenmiş, daha hayatının başında olan bir adam ve dökülen gözyaşları. Nasıl unutabilirdi ki bunları? Valentinus'un dayanacak gücü kalmamıştı, peki ya onun? İki sene boyunca hergün ölüp ölüp dirilmişti. O korkunç gece kabuslarına giriyor, adamın buz gibi bakışlarını beyninden silip atamıyordu. 
Yavaşça ayağa kalktı, ellerini adamın yüzünde gezdirdi. Güç vermek istercesine gülümsemeye çalıştı.
"Bu olayı ne gördük, ne de duyduk. Seni tekrar kaybedemem, anlıyor musun beni?"
Yutkundu, kendini zorlayarak başını salladı. Karşısındaki muhteşem güzelliğe baktı. Bir daha onu göremeyecek olmak ...
"Uzaklaşalım buradan. Bu çaresizlik beynimi kemirmeden gidelim!"
Eleleydiler şimdi. Bu sefer başını sallayan Winter oldu. Gözünden bir damla yaş düştü. Elinin tersiyle sildi.
"Gidelim."
Şimdi ikisi de beyinlerini sarıp sarmalayan karanlığın içindeki sızan ışıktan yeni hayatlarını resmetmeye çalışıyorlardı. Geçmişi değiştiremeyeceklerini bile bile !..

24 Temmuz 2011 Pazar

Girdap

Yağmur durmadan yağıyordu. Jane'in umutları da, yağan yağmur taneleri gibi soğuk asfalta çarparak dağılıyordu. Koşturan insanlara pencereden baktı. Bu telaşın, karmaşanın içinde yapayalnız hissetti kendini. Bir adım gerileyerek döndü, gözü komidinin üzerindeki çerçeveye ilişti.
Gülümsüyordu her ikisi de. Güzel bir bahar gününden kalma, mutlu bir fotoğraf karesi.
Sadece görüntüden ibaret, diye geçirdi içinden. Sık sık, hayatın sadece "an"lardan ibaret olduğunu unuturdu. Sonrası yok.
O gittiğinden beri, kalbindeki ağırlık hiç azalmadı. Yarımdı. Her kahkahadan sonra, hep aynı hüzün çöküyordu yüreğine. Aklında hep aynı isim. Belki de bininci kez aynı soruyu sordu kendine: Neden?
-İşte şimdi yine başlıyoruz. Tanrım!-
Umut etmeyi bırakırsa, onu unutmaktan ölesiye korkuyordu. Sanki birileri ondan anılarını çalacakmışcasına. Ama bir yandan da gerçeğin farkındaydı. O, çoktan gitmişti. Jane'in yakarışlarına aldırmadan. Jane hiç var olmamışcasına hayatına devam ediyordu. Hatta geçmişte olduğundan bile daha mutlu olarak.
Öte yandan Jane, kafasının içindeki sesleri susturabilmek için her şeyini verebilirdi. Bazı zamanlarda aklını kaçıracak gibi oluyordu. Bunun için Tanrı'ya her gün yalvarıyordu adeta.
Umut, onu içten içe kemiren bir kurttan farksızdı. Her gün, her dakika daha da yiyip bitiren.
Ve bir mucize olmadan da duracak gibi değildi.

1 Mayıs 2011 Pazar

Özgürlük

2 ay olmuş bloga dokunmayalı. Tabii uzun zamandır blogla haşır neşir biri olan değilim fakat kendimden daha iyi bir performans beklerdim. Şimdi tam gaz devam.

2 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçti. "Sayılı gün çabuk geçer" derler de inanmazdım. "2 yıl nasıl bitecek?" diye hayıflandım durdum. Ama bu arada aileden ayrı yaşamanın tecrübesini de edinmiş oldum. Çok da marifet bir şey değil tabii, aileden uzakta üniversite okuyan tek ben değilim. Şu anda adını hatırlamadığım liseden bir hocamın gazına geldim. "Emelciğim ben ailemin yanında üniversite okudum, tavsiye etmiyorum" diyerek kanıma girdi. Gençlik, asilik zırvalıkları derken kendimi normalde ikamet etmek istemediğim bir yerde buldum.

Burada kıssadan hisse yapmayacağım, haddime değil. Sadece okulum bittiği ve eve temelli döneceğim için çok mutluyum. İstanbul'dan sıkılanları Çerkezköy'e davet ediyorum. Gerçekten kıymetini anlıyorsunuz.

Sevgiler.