Ilık bir gecede elele tutuşuyorlardı. Hiç konuşmadan gökyüzüne bakıyorlar, yıldız kaydığında heyecanlanarak en içten şekilde dilek tutuyolardı. Pek de umutlu değillerdi açıkçası ama şansları yaver gitmişti yinede. Polisler karşı daireyi basmadan önce küçük sırt çantalarına bir- iki giysi koyabilmişlerdi.
Winter, Valentus'la çekildiği ve çerçevede duran en sevdiği fotoğrafı orada bırakmaya yüreği elvermedi. Bir süre fotoğrafa baktı. Sonra özenle çantasına yerleştirdi. Kıyafetler dışında tek kişisel eşyası buydu.
Valentinus ise karısının ona doğum gününde hediye ettiği altın kol düğmelerini göğüs cebine yerleştirdi. Özel bir davet olduğunda bunları mutlaka kullanırdı. Ama şimdi özel bir davete gitmiyorlardı, kaçıyorlardı. Olabildiğince uzak bir yere!
Sonunda küçük ama güvende olabilecekleri bir yer bulabilmişlerdi. Burası eski ve çok fazla müşterinin gelip konaklamadığı bir moteldi. Winter'ı bilemezdi ama adam için böylesi daha iyiydi.
Oda ufak ama temizdi. Rutubette olmadığına göre bir sorun yoktu. Bir de bunların üstüne astımı tutmuştu çünkü Valentinus'un.
Adam sordu: "Biraz yürüyelim mi?" Olabildiğince neşeli bir tonda söyledi bunu. Başka türlü bu kasveti nasıl dağıtabilirdi ki?
Winter da ona uymak istercesine gülümseyerek başını salladı. Ama bu gülümseyiş o kadar yorgun ve acı doluydu ki! Adam kadını öptü ve elini sımsıkı tuttu. O sırada aklından şunları geçirdi: "Bu kaçış nereye kadar devam edecek? Cehennemde mi duracağız?" Ama yüzünü buruşturmadı ve bu düşüncesini karısına belli etmedi. Ve dışarı çıktılar.
Gözlerini sımsıkı kapayan kadın dilek tuttuktan sonra ani bir kararlılıkla döndü ve ekledi: "Evet. Sanırım son durağımız cehennem!"
Bu söz üzerine adamın gözleri irileşti. Hayretle kadına bakıyordu.
Aklından geçenleri mi okumuştu? Saçmalık!
Ama o, kendi kendine sorduğu soruyu onaylarcasına cevaplamıştı. Bu nasıl olabilirdi? Bir sağlıklı düşünebilse ah düşünebilse!
"Neden bu kadar şaşırdın? Sadece aklından geçen soruya yanıt verdim!" Bir anda kendi sözcüklerinden irkildi. Adam da öyle. Birbirlerinin yüzlerine bakıyorlardı şimdi. Valentinus bir an kaygısının yersiz olduğunu düşündü. Bu karısı Winter'dı sonuçta. Peki bu neydi? Senelerdir gizli kalmış bir yetenek mi? Yoksa bir anda gökten zembille mi inmişti? Aklından gülünç bir şey de geçirdi: "Yoksa yanımdaki Winter'ın kılığına bürünmüş bir uzaylı mı?" Sinirlerine hakim olamayıp gülmeye başladı.
Bir anda kadın tiz bir çığlık attı. Elini adamın elinden hızla çekti. Hıçkırıklarının arasından kesik kesik şu sözcük seçiliyordu: "Tanrı aşkına durdur şunu! Beynim patlayacak sanki!"
Birden gülmeyi kesip onun ellerini sımsıkı kavradı. Tek kelime etmeden gözlerine sevgiyle baktı ve kadın biraz daha kendini iyi hissetmeye başladı.
Birbirlerine sarıldılar. Winter kocasının kulağına "Bu nasıl oldu bilmiyorum hayatım. Yemin ederim bilmiyorum! Kafanın içindeki soruların bitmeyeceğini ve bir anda beynimin kulağından akacağını sandım!"
"Biliyorum sevgilim. Artık üzülme." derken aklından bir düşünce daha geçti. "Aynı şeyi bende yapabilir miyim?"
Fsıldayarak cevap verdi: Denemen gerekiyor Valentinus.
"Deneyeceğim" dedi. Ama nasıl?
O bunları düşünürken Winter sıçradı. Gözbebekleri korkuyla büyüdü.
"Geliyorlar sevgilim!"
"Bunu nasıl hissettin?"
"Bilmiyorum dedim ya! Ama bana güven. Odaya geri dönmeliyiz!"
Güveniyordu ya. Hem karısına güvenmeyecekti de kime güvenecekti? Ona tapıyordu. Kuşkusuz ki kadın da ona.
"Winter?"
"Efen ..." Bir dakikadan kısa öpüştüler. O süre içinde vücutlarında sonsuz bir mutluluk ve enerji hissettiler. Taptaze bahar havasını ciğerlerine çekmek gibi. Ne var ki onlar yaklaşıyorlardı. "Seni seviyorum" dedi Winter. "Her şeyi seninle göğüs gerebilirim."
Valentinus kendini kadına bıraktı. Sözcüklere dökmeye gerek duymadı duygularını. "Seni seviyorum Winter!"
Bir an ormanda kaybolmuş küçük bir çocuk gibi hissetti kendini. Ama mutlu, bir yandan da başına gelecekleri kestirmeye çalışan küçük bir çocuk.
Odaya girdiler. Beklemeye koyuldular.
2 Kasım 2011 Çarşamba
30 Ekim 2011 Pazar
Gece
-Farlar çalışmıyor, kahretsin!
Yağmur duracak gibi değildi. Silecekler deli gibi bir sağa bir sola yatıyor, cama her düşen yağmur tanesini hışımla savuruyordu.
Eddie arabayı durdurdu, omzunun üzerinden Penny'e bir bakış fırlattı. Penny yağan yağmura hipnotize olmuş gibiydi adeta. Bir çift gözün kendisini izlediğini fark edince döndü, şaşkın bir tavırla sordu:
-Neden durduk?
Eddie cevap vermeden önce huzursuzca bir sigara yaktı. Camı açtı, içeriye temiz havanın dolmasına izin verdi. Penny hala ona bakıyordu.
-Farlar yüzünden. Dert etme, bu yakınlarda küçük bir pansiyon olacaktı. Yağmurluklarımızı giyip on dakika yürüyebilirsek geceyi orada geçirebiliriz.
Penny tam ağzını açacakken vazgeçti, ön koltukta oturan adama dikkatlice baktı.
Hep böyle biriydi işte. Bu durumda bile sakinliğini korumayı başarabiliyordu. Alıcı gözle süzdü, istemsiz bir şekilde iç geçirdi. Bakışlarını Eddie'ye sabitledi.
Eddie sigarasından son bir fırt çekti, içeriyi daha da soğutmak istemediğinden aceleyle izmariti camdan fırlattı. O sırada gözü dikiz aynasına takıldı. Kızın kendisini süzdüğünü fark etti. Bir an için göz göze geldiler. İkisi de gülümseyerek bakışlarını başka yöne çevirdi.
Havayı dağıtmak için Eddie radyonun düğmesini çevirmeye başladı. Kulağına tanıdık gelen ilk melodiyi bulunca da düğmeyi çevirmeyi bıraktı. Rolling Stones'dan Angie çalıyordu. Ayrılık şarkısıydı ama severdi yine de. Sakin müzikle birlikte aralarındaki kısa süren gerginlik de yumuşadı.
Parçayı hissetmek istercesine Penny gözlerini yumdu, dudaklarını oynatarak şarkıya eşlik etti. Parça bitiminde ise öne doğru bir hamle yaparak radyoyu kapattı. Dikkatlice Eddie'ye baktı. O anda kelimeler yağan yağmur gibi döküldü ağzından:
-Seni seviyorum ve bu arkadaşça bir sevgi değil. Çok ... çok basit. İçtenlikle! Sen benim diğer bir insanda hep aradığım her şeyin mükemmel bir örneğisin. Tanrım, beni sadece arkadaş olarak gördüğünü biliyorum ama ... buna daha fazla katlanamam. Seni şu an, her an kucaklayıp öpmek isterken öylece yanında duramam. Aptal bir aşk romanından fırlamış biri gibi konuştuğumun farkındayım ama bunları söylemek zorundayım Eddie. Sana aşkımı ifade etmek isterken susup içime atamam. Ben sadece ... sonucu ne olursa olsun, bu durum bir daha görüşmeyeceğimiz anlamına gelse de bunu sana söylemeden, bir günün daha geçmesine izin veremem.
Eddie şaşkınlığını üstünden atamıyordu. Penny hız kesmeden devam etti.
-Ama biliyorum-... biliyorum ki bir parçan tereddüt ediyor ve bu bile senin bana karşı bir şeyler hissettiğin anlamına gelir. Ve senden tek isteğim, bunu elinin tersiyle itmeden önce, bunu beş saniye de olsa yaşaman ve hissetmen. Bunun için arkadaşlığımızı riske atabilirim çünkü seninle benim aramda bir şey var. Bunu inkar edemezsin.
Durdu, uzunca bir süre bir şey demedi. Söylediklerini iyice sindirmesi için Eddie'ye zaman tanımaya karar verdi. Bir an için umutsuzluğa kapıldı genç kadın. Bu kadar şeyi bir anda nasıl söylemişti? Kendi bile şaşkındı şu an.
Eddie inanamadı. Bunca zaman duygularını sakladığı için kızdı kendine. Bir an, içi inanılmaz bir huzurla doldu. Şu an dünyada ondan daha mutlu bir erkek yok, diye düşündü. Kendisine yarı merak yarı utançla bakan kadına döndü:
-Seni seviyorum ve hep sevdim Penny. Şaşkınlığımı bağışla ben ... ben bunun olma ihtimalini bile düşünemiyordum. Yanındayken o güzel saçlarına dokunmadan nasıl yaşadım bilmiyorum. Seni eve bırakırken kokunu içime çekerek doyasıya sarılmayı kaç kere istedim, Tanrı bilir. Sana bakan gözleri hep kıskandım. Bana her baktığında kendimi senin yanında hayal etmeden duramadım. "Biz"i hayal etmeden tek bir günüm bile geçmedi. Bunları daha önceden söyleyemediğime inanamıyorum. Tanrım! Penny, inan bana, seninle geçirdiğim her gün bir başka mutluluk sebebi. Şu an, her an, istediğin an yanındayım. Hiçbir yere gitmeye niyetim yok, gidesim yok! Bunu beş saniye değil, senin yanında sürekli yaşamak istiyorum. Seni seviyorum. Sana dair kurduğum hayallerin gerçekleşecek olmasına inanamıyorum.
Sevinç gözyaşlarıyla dinliyordu sevdiği adamı. İçindeki karmaşa dindi yerini salt sevgiye bıraktı.
İki aşık bir an için tek vücut oldular. Konuşan Eddie oldu.
-Haydi hazırlan. Bir an önce senin yanında uyuyup uyanmak için sabırsızlanıyorum.
Mutluydular. Yağmurluklarını giyip soğuğa aldırmadan el ele yürüyerek pansiyon aramaya koyuldular. Bu gece, onların gecesiydi.
Yağmur duracak gibi değildi. Silecekler deli gibi bir sağa bir sola yatıyor, cama her düşen yağmur tanesini hışımla savuruyordu.
Eddie arabayı durdurdu, omzunun üzerinden Penny'e bir bakış fırlattı. Penny yağan yağmura hipnotize olmuş gibiydi adeta. Bir çift gözün kendisini izlediğini fark edince döndü, şaşkın bir tavırla sordu:
-Neden durduk?
Eddie cevap vermeden önce huzursuzca bir sigara yaktı. Camı açtı, içeriye temiz havanın dolmasına izin verdi. Penny hala ona bakıyordu.
-Farlar yüzünden. Dert etme, bu yakınlarda küçük bir pansiyon olacaktı. Yağmurluklarımızı giyip on dakika yürüyebilirsek geceyi orada geçirebiliriz.
Penny tam ağzını açacakken vazgeçti, ön koltukta oturan adama dikkatlice baktı.
Hep böyle biriydi işte. Bu durumda bile sakinliğini korumayı başarabiliyordu. Alıcı gözle süzdü, istemsiz bir şekilde iç geçirdi. Bakışlarını Eddie'ye sabitledi.
Eddie sigarasından son bir fırt çekti, içeriyi daha da soğutmak istemediğinden aceleyle izmariti camdan fırlattı. O sırada gözü dikiz aynasına takıldı. Kızın kendisini süzdüğünü fark etti. Bir an için göz göze geldiler. İkisi de gülümseyerek bakışlarını başka yöne çevirdi.
Havayı dağıtmak için Eddie radyonun düğmesini çevirmeye başladı. Kulağına tanıdık gelen ilk melodiyi bulunca da düğmeyi çevirmeyi bıraktı. Rolling Stones'dan Angie çalıyordu. Ayrılık şarkısıydı ama severdi yine de. Sakin müzikle birlikte aralarındaki kısa süren gerginlik de yumuşadı.
Parçayı hissetmek istercesine Penny gözlerini yumdu, dudaklarını oynatarak şarkıya eşlik etti. Parça bitiminde ise öne doğru bir hamle yaparak radyoyu kapattı. Dikkatlice Eddie'ye baktı. O anda kelimeler yağan yağmur gibi döküldü ağzından:
-Seni seviyorum ve bu arkadaşça bir sevgi değil. Çok ... çok basit. İçtenlikle! Sen benim diğer bir insanda hep aradığım her şeyin mükemmel bir örneğisin. Tanrım, beni sadece arkadaş olarak gördüğünü biliyorum ama ... buna daha fazla katlanamam. Seni şu an, her an kucaklayıp öpmek isterken öylece yanında duramam. Aptal bir aşk romanından fırlamış biri gibi konuştuğumun farkındayım ama bunları söylemek zorundayım Eddie. Sana aşkımı ifade etmek isterken susup içime atamam. Ben sadece ... sonucu ne olursa olsun, bu durum bir daha görüşmeyeceğimiz anlamına gelse de bunu sana söylemeden, bir günün daha geçmesine izin veremem.
Eddie şaşkınlığını üstünden atamıyordu. Penny hız kesmeden devam etti.
-Ama biliyorum-... biliyorum ki bir parçan tereddüt ediyor ve bu bile senin bana karşı bir şeyler hissettiğin anlamına gelir. Ve senden tek isteğim, bunu elinin tersiyle itmeden önce, bunu beş saniye de olsa yaşaman ve hissetmen. Bunun için arkadaşlığımızı riske atabilirim çünkü seninle benim aramda bir şey var. Bunu inkar edemezsin.
Durdu, uzunca bir süre bir şey demedi. Söylediklerini iyice sindirmesi için Eddie'ye zaman tanımaya karar verdi. Bir an için umutsuzluğa kapıldı genç kadın. Bu kadar şeyi bir anda nasıl söylemişti? Kendi bile şaşkındı şu an.
Eddie inanamadı. Bunca zaman duygularını sakladığı için kızdı kendine. Bir an, içi inanılmaz bir huzurla doldu. Şu an dünyada ondan daha mutlu bir erkek yok, diye düşündü. Kendisine yarı merak yarı utançla bakan kadına döndü:
-Seni seviyorum ve hep sevdim Penny. Şaşkınlığımı bağışla ben ... ben bunun olma ihtimalini bile düşünemiyordum. Yanındayken o güzel saçlarına dokunmadan nasıl yaşadım bilmiyorum. Seni eve bırakırken kokunu içime çekerek doyasıya sarılmayı kaç kere istedim, Tanrı bilir. Sana bakan gözleri hep kıskandım. Bana her baktığında kendimi senin yanında hayal etmeden duramadım. "Biz"i hayal etmeden tek bir günüm bile geçmedi. Bunları daha önceden söyleyemediğime inanamıyorum. Tanrım! Penny, inan bana, seninle geçirdiğim her gün bir başka mutluluk sebebi. Şu an, her an, istediğin an yanındayım. Hiçbir yere gitmeye niyetim yok, gidesim yok! Bunu beş saniye değil, senin yanında sürekli yaşamak istiyorum. Seni seviyorum. Sana dair kurduğum hayallerin gerçekleşecek olmasına inanamıyorum.
Sevinç gözyaşlarıyla dinliyordu sevdiği adamı. İçindeki karmaşa dindi yerini salt sevgiye bıraktı.
İki aşık bir an için tek vücut oldular. Konuşan Eddie oldu.
-Haydi hazırlan. Bir an önce senin yanında uyuyup uyanmak için sabırsızlanıyorum.
Mutluydular. Yağmurluklarını giyip soğuğa aldırmadan el ele yürüyerek pansiyon aramaya koyuldular. Bu gece, onların gecesiydi.
9 Ekim 2011 Pazar
Gölgeler
Hızlı hızlı soluklanarak düşünmeye çalışıyordu. Fazla zamanı yoktu fakat elinden ne gelirdi ki? Ama bir şeyler yapmak zorundaydı, kendini buna mecbur hissediyordu. Odanın içinde bir ileri bir geri gidiyor, gözünü karşı pencereden ayıramıyordu.
"Birazdan polisler gelecek, başımı belaya sokmanın anlamı yok." diye geçirdi içinden Valentinus. Ama o kanlar içinde yatanın yerinde ya Winter olsaydı? Bu korkunç düşünceyi hemen aklından savuşturdu. İçinde cesedin yanına gitmek gibi delice bir istek uyandı. Kalp atışları hızlandı, yüreğinin sesinin bir anda şehri gürültüsünü bastıracak gibi hissetti adam. Daraldı, boğulacak gibi oldu. Bir hışımla banyoya attı kendini. Soğuk su yüzüne çarptıkça boğazını sıkan görünmez el gevşedi. Kalp atışları normale döndü. Şimdi daha sağlıklı düşünebiliyordu. Beyninin girdaplarında dolanıyor, alternatif bir yol arıyordu kendine.
"Sevgilim!" Bu Winter'ın sesiydi. Birden irkildi. Sesini normalleştirmeye çalıştı.
"Buradayım hayatım!"
Winter yüzünde geniş bir gülümsemeyle sevdiği adama baktı. O da aynı şekilde karşılık verdi. Yüzünün solgunluğundan şüphe eden kadın sordu, "Valentinus, neyin var?"
Derin bir sessizlik... Gözlerini yine karşı pencereye dikti. Winter merakla o yöne baktı. Valentinus bu sefer aynı duyguları paylaşmak istercesine kadına bakıyordu. O ise bir eliyle ağzını kapatarak korkmuş ve şaşırmış gözlerle cesede odaklanmıştı.
Bir süre tek kelime etmeden öylece durdular. Caddeden geçen arabaların güçlü farları soluk yüzlerini yalayıp geçiyor, onlara hastalıklı bir görünüm veriyordu.
Ne zamana kadar öyle kaldıklarını bilmiyorlardı. Telaşlı bir ambulans sireni odanın sessizliğini deldi geçti. Sonra polis arabaları... Winter ona dönmeden sordu:
"Ne yapacağız?"
Bu soru beyninde ışıklı bir tabela gibi yanıp sönmeye başladı. Bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu! Cesareti olsaydı sindiği yerden kadının can çekişmesine seyirci kalmazdı elbette. Bu kelimeden efret ediyordu: Çaresizlik.
"Şu anda yapabileceğimiz tek şey, beklemek. Yeniden oraya dönmek istemiyorum hayatım. İşlemediğim bir suç için ikinci kez cehennemi görmeye katlanamam. Bu sonum olur."
Anlıyordu genç kadın. Az mı acı çekmişlerdi bu olaydan ötürü? İki sene önce mükemmel bir yılbaşı gecesi sonrası sokak arasındaki bir dilencinin, adamın elindeki şarabı almak için defalarca bıçağı karnına saplayışı... Bıçağın yere düşerken çıkardığı metalik ses... Katilin kaçarken Winter'la göz göze gelişi... Ağır kan kokusu... Devriye gezen polis arabasının apar topar yanlarına gelip ikisini tutuklayışı... Mahkeme, hapis cezası, mimlenmiş, daha hayatının başında olan bir adam ve dökülen gözyaşları. Nasıl unutabilirdi ki bunları? Valentinus'un dayanacak gücü kalmamıştı, peki ya onun? İki sene boyunca hergün ölüp ölüp dirilmişti. O korkunç gece kabuslarına giriyor, adamın buz gibi bakışlarını beyninden silip atamıyordu.
Yavaşça ayağa kalktı, ellerini adamın yüzünde gezdirdi. Güç vermek istercesine gülümsemeye çalıştı.
"Bu olayı ne gördük, ne de duyduk. Seni tekrar kaybedemem, anlıyor musun beni?"
Yutkundu, kendini zorlayarak başını salladı. Karşısındaki muhteşem güzelliğe baktı. Bir daha onu göremeyecek olmak ...
"Uzaklaşalım buradan. Bu çaresizlik beynimi kemirmeden gidelim!"
Eleleydiler şimdi. Bu sefer başını sallayan Winter oldu. Gözünden bir damla yaş düştü. Elinin tersiyle sildi.
"Gidelim."
Şimdi ikisi de beyinlerini sarıp sarmalayan karanlığın içindeki sızan ışıktan yeni hayatlarını resmetmeye çalışıyorlardı. Geçmişi değiştiremeyeceklerini bile bile !..
"Birazdan polisler gelecek, başımı belaya sokmanın anlamı yok." diye geçirdi içinden Valentinus. Ama o kanlar içinde yatanın yerinde ya Winter olsaydı? Bu korkunç düşünceyi hemen aklından savuşturdu. İçinde cesedin yanına gitmek gibi delice bir istek uyandı. Kalp atışları hızlandı, yüreğinin sesinin bir anda şehri gürültüsünü bastıracak gibi hissetti adam. Daraldı, boğulacak gibi oldu. Bir hışımla banyoya attı kendini. Soğuk su yüzüne çarptıkça boğazını sıkan görünmez el gevşedi. Kalp atışları normale döndü. Şimdi daha sağlıklı düşünebiliyordu. Beyninin girdaplarında dolanıyor, alternatif bir yol arıyordu kendine.
"Sevgilim!" Bu Winter'ın sesiydi. Birden irkildi. Sesini normalleştirmeye çalıştı.
"Buradayım hayatım!"
Winter yüzünde geniş bir gülümsemeyle sevdiği adama baktı. O da aynı şekilde karşılık verdi. Yüzünün solgunluğundan şüphe eden kadın sordu, "Valentinus, neyin var?"
Derin bir sessizlik... Gözlerini yine karşı pencereye dikti. Winter merakla o yöne baktı. Valentinus bu sefer aynı duyguları paylaşmak istercesine kadına bakıyordu. O ise bir eliyle ağzını kapatarak korkmuş ve şaşırmış gözlerle cesede odaklanmıştı.
Bir süre tek kelime etmeden öylece durdular. Caddeden geçen arabaların güçlü farları soluk yüzlerini yalayıp geçiyor, onlara hastalıklı bir görünüm veriyordu.
Ne zamana kadar öyle kaldıklarını bilmiyorlardı. Telaşlı bir ambulans sireni odanın sessizliğini deldi geçti. Sonra polis arabaları... Winter ona dönmeden sordu:
"Ne yapacağız?"
Bu soru beyninde ışıklı bir tabela gibi yanıp sönmeye başladı. Bilmiyordu. Hiçbir şey bilmiyordu! Cesareti olsaydı sindiği yerden kadının can çekişmesine seyirci kalmazdı elbette. Bu kelimeden efret ediyordu: Çaresizlik.
"Şu anda yapabileceğimiz tek şey, beklemek. Yeniden oraya dönmek istemiyorum hayatım. İşlemediğim bir suç için ikinci kez cehennemi görmeye katlanamam. Bu sonum olur."
Anlıyordu genç kadın. Az mı acı çekmişlerdi bu olaydan ötürü? İki sene önce mükemmel bir yılbaşı gecesi sonrası sokak arasındaki bir dilencinin, adamın elindeki şarabı almak için defalarca bıçağı karnına saplayışı... Bıçağın yere düşerken çıkardığı metalik ses... Katilin kaçarken Winter'la göz göze gelişi... Ağır kan kokusu... Devriye gezen polis arabasının apar topar yanlarına gelip ikisini tutuklayışı... Mahkeme, hapis cezası, mimlenmiş, daha hayatının başında olan bir adam ve dökülen gözyaşları. Nasıl unutabilirdi ki bunları? Valentinus'un dayanacak gücü kalmamıştı, peki ya onun? İki sene boyunca hergün ölüp ölüp dirilmişti. O korkunç gece kabuslarına giriyor, adamın buz gibi bakışlarını beyninden silip atamıyordu.
Yavaşça ayağa kalktı, ellerini adamın yüzünde gezdirdi. Güç vermek istercesine gülümsemeye çalıştı.
"Bu olayı ne gördük, ne de duyduk. Seni tekrar kaybedemem, anlıyor musun beni?"
Yutkundu, kendini zorlayarak başını salladı. Karşısındaki muhteşem güzelliğe baktı. Bir daha onu göremeyecek olmak ...
"Uzaklaşalım buradan. Bu çaresizlik beynimi kemirmeden gidelim!"
Eleleydiler şimdi. Bu sefer başını sallayan Winter oldu. Gözünden bir damla yaş düştü. Elinin tersiyle sildi.
"Gidelim."
Şimdi ikisi de beyinlerini sarıp sarmalayan karanlığın içindeki sızan ışıktan yeni hayatlarını resmetmeye çalışıyorlardı. Geçmişi değiştiremeyeceklerini bile bile !..
24 Temmuz 2011 Pazar
Girdap
Yağmur durmadan yağıyordu. Jane'in umutları da, yağan yağmur taneleri gibi soğuk asfalta çarparak dağılıyordu. Koşturan insanlara pencereden baktı. Bu telaşın, karmaşanın içinde yapayalnız hissetti kendini. Bir adım gerileyerek döndü, gözü komidinin üzerindeki çerçeveye ilişti.
Gülümsüyordu her ikisi de. Güzel bir bahar gününden kalma, mutlu bir fotoğraf karesi.
Sadece görüntüden ibaret, diye geçirdi içinden. Sık sık, hayatın sadece "an"lardan ibaret olduğunu unuturdu. Sonrası yok.
O gittiğinden beri, kalbindeki ağırlık hiç azalmadı. Yarımdı. Her kahkahadan sonra, hep aynı hüzün çöküyordu yüreğine. Aklında hep aynı isim. Belki de bininci kez aynı soruyu sordu kendine: Neden?
-İşte şimdi yine başlıyoruz. Tanrım!-
Umut etmeyi bırakırsa, onu unutmaktan ölesiye korkuyordu. Sanki birileri ondan anılarını çalacakmışcasına. Ama bir yandan da gerçeğin farkındaydı. O, çoktan gitmişti. Jane'in yakarışlarına aldırmadan. Jane hiç var olmamışcasına hayatına devam ediyordu. Hatta geçmişte olduğundan bile daha mutlu olarak.
Öte yandan Jane, kafasının içindeki sesleri susturabilmek için her şeyini verebilirdi. Bazı zamanlarda aklını kaçıracak gibi oluyordu. Bunun için Tanrı'ya her gün yalvarıyordu adeta.
Umut, onu içten içe kemiren bir kurttan farksızdı. Her gün, her dakika daha da yiyip bitiren.
Ve bir mucize olmadan da duracak gibi değildi.
Gülümsüyordu her ikisi de. Güzel bir bahar gününden kalma, mutlu bir fotoğraf karesi.
Sadece görüntüden ibaret, diye geçirdi içinden. Sık sık, hayatın sadece "an"lardan ibaret olduğunu unuturdu. Sonrası yok.
O gittiğinden beri, kalbindeki ağırlık hiç azalmadı. Yarımdı. Her kahkahadan sonra, hep aynı hüzün çöküyordu yüreğine. Aklında hep aynı isim. Belki de bininci kez aynı soruyu sordu kendine: Neden?
-İşte şimdi yine başlıyoruz. Tanrım!-
Umut etmeyi bırakırsa, onu unutmaktan ölesiye korkuyordu. Sanki birileri ondan anılarını çalacakmışcasına. Ama bir yandan da gerçeğin farkındaydı. O, çoktan gitmişti. Jane'in yakarışlarına aldırmadan. Jane hiç var olmamışcasına hayatına devam ediyordu. Hatta geçmişte olduğundan bile daha mutlu olarak.
Öte yandan Jane, kafasının içindeki sesleri susturabilmek için her şeyini verebilirdi. Bazı zamanlarda aklını kaçıracak gibi oluyordu. Bunun için Tanrı'ya her gün yalvarıyordu adeta.
Umut, onu içten içe kemiren bir kurttan farksızdı. Her gün, her dakika daha da yiyip bitiren.
Ve bir mucize olmadan da duracak gibi değildi.
1 Mayıs 2011 Pazar
Özgürlük
2 ay olmuş bloga dokunmayalı. Tabii uzun zamandır blogla haşır neşir biri olan değilim fakat kendimden daha iyi bir performans beklerdim. Şimdi tam gaz devam.
2 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçti. "Sayılı gün çabuk geçer" derler de inanmazdım. "2 yıl nasıl bitecek?" diye hayıflandım durdum. Ama bu arada aileden ayrı yaşamanın tecrübesini de edinmiş oldum. Çok da marifet bir şey değil tabii, aileden uzakta üniversite okuyan tek ben değilim. Şu anda adını hatırlamadığım liseden bir hocamın gazına geldim. "Emelciğim ben ailemin yanında üniversite okudum, tavsiye etmiyorum" diyerek kanıma girdi. Gençlik, asilik zırvalıkları derken kendimi normalde ikamet etmek istemediğim bir yerde buldum.
Burada kıssadan hisse yapmayacağım, haddime değil. Sadece okulum bittiği ve eve temelli döneceğim için çok mutluyum. İstanbul'dan sıkılanları Çerkezköy'e davet ediyorum. Gerçekten kıymetini anlıyorsunuz.
Sevgiler.
2 yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçti. "Sayılı gün çabuk geçer" derler de inanmazdım. "2 yıl nasıl bitecek?" diye hayıflandım durdum. Ama bu arada aileden ayrı yaşamanın tecrübesini de edinmiş oldum. Çok da marifet bir şey değil tabii, aileden uzakta üniversite okuyan tek ben değilim. Şu anda adını hatırlamadığım liseden bir hocamın gazına geldim. "Emelciğim ben ailemin yanında üniversite okudum, tavsiye etmiyorum" diyerek kanıma girdi. Gençlik, asilik zırvalıkları derken kendimi normalde ikamet etmek istemediğim bir yerde buldum.
Burada kıssadan hisse yapmayacağım, haddime değil. Sadece okulum bittiği ve eve temelli döneceğim için çok mutluyum. İstanbul'dan sıkılanları Çerkezköy'e davet ediyorum. Gerçekten kıymetini anlıyorsunuz.
Sevgiler.
2 Mart 2011 Çarşamba
28 Şubat 2011 Pazartesi
Hikaye Denemeleri -son-
Anna, bir kan gölünün ortasında yatıyordu. Çevredekilerin hızlı müdahalesi sayesinde hayatta kalabilmişti. Bölgedeki en yakın kliniğe götürüldü. Çok fazla kan kaybı vardı. Ne yazık ki kan grubu çok nadir bulunabilen 0 Rh (-) di. Uzun aramalar sonucunda nihayet kendi grubundan kan bulunabildi ve Anna zaman kaybettirilmeden ameliyata alındı.
Ameliyat başarılı geçmişti. Genç kadın yeniden hayata döndürüldü. Ancak durumunda bir tuhaflık söz konusuydu. Fiziksel olarak beyninde herhangi bir sorun gözükmese de geçici bir unutkanlık söz konusuydu ve bu beklenen bir şey değildi. Hastanın yanına kimse gelmediğine göre Austen için onu burada tutmaktan başka çare yoktu.
O sırada kliniğe Josh getirildi ve acilen bir şeyler yapılması gerekiyordu. Durumu çok ağırdı. Josh'un annesi Bayan Ryder duvarın dibine çökmüş giden sedyede oğluna bakıyordu çaresizce. Belki de bininci kez kendine lanetler yağdırıyordu içinden. Onun yerinde kendisinin olmasını diledi kaç kere.
Doktorlar Maggie Ryder'dan gözlerini kaçırıyor, onun sorularını yanıtsız bırakıyorlardı.
Bir hafta sonra Anna'nın zihni yeniden açıldı ve yavaş yavaş her şeyi hatırlamaya başladı. Berry Austen, Maggie ile şeytani bir plan kurmuş, Anna Carter'ın kendi rızası adı altında organ bağışı belgesi imzalatmışlardı. Yalnız Carter'ın imzaladığı sandığı şey, çıkış belgesiydi.
Berry onu bir haftadır oyalıyor ve türlü bahanelerle klinikte kalmasına ikna ediyordu. Hastalığının daha geçmediğini ve kocasıyla irtibata geçtiği yalanıyla kadını bir hafta kadar oyaladı. Ama içten içe de rahatsızdı. Bu olay, başlı başına cinayet demekti.
Bir haftanın sonunda Anna cesaretini toplayıp doktorla konuşmaya gittiğinde işte o zaman gerçeği öğrendi. Hayır, buna müsaade edemezdi. Bu tutsaklıktan bir an önce kurtulmalıydı. Ölüme bu kadar yaklaşmış olamazdı. Ciğerlerine derin bir nefes çekti ve konuşmaya başladı:
-Joshua'yla iki senedir evliyim fakat son zamanlarda ondan bir haber alamıyorum. Ailem ise uzakta, küçük bir kasabada yaşıyor. Durdu ve devam etti.
-Bunu nasıl yapabildiniz?
Doktor sorudan etkilenmemiş gibiydi. Zor bir matematik problemiyle uğraşan profesör edasıyla baş ve işaret parmaklarını çenesine dayamış, odanın içinde geziniyordu. Birden çözümü bulmuş gibi atıldı.
-Kaçmana yardım edeceğim. Bayan Ryder oğlunu her gün ziyerete geliyor ve bir yandan da senin durumunla ilgili bilgiler alıyor. Kadın çaresiz ama ... bunu daha fazla devam ettiremeyeceğim.
Anna'nın gözleri sevinçle parladı. Uzun zamandan sonra ilk defa gülümsüyordu. Doktor ekledi.
-Yalnız bir şey var Bayan Carter. Bu klinikten çıktıktan sonra izini kaybettirmelisin. Maggie büyük ihtimalle peşine düşecek hatta seni bulduğunda nakil için sana yalvaracaktır. Bu yüzden çok dikkatli olmalısın.
O akşam bir plan yaptılar. Doktor günah çıkarmak istercesine Anna'dan özür diledi ve iyi şanslar dileyerek evinin yolunu tuttu.
Plan basitti. Ortalık sakinleştiğinde Carter temizlikçi kılığına girecek ve bu lanet hapishaneden kurtulacaktı. Geceye kadar zor sabretti.
Josh'un annesi, Austen'in o gün erken çıktığını öğrenince telaşlandı ve refakatçi olarak oğlunun yanında kalmaya karar verdi. Bir şeyler ters gidiyordu bunu sezinlemişti.
Gece yarısı oldu ve Anna temizlik görevlilerinin giydiği elbiselerden bir tanesini üstüne geçirdi. Sakin adımlarla odaların yanından geçerek çıkışa yürümeye devam etti. Birden odaların birinde Josh'u gördü ve onu hemen tanıdı. Çocuk gerçekten kötü durumdaydı. O'nun kurtulması için dua ederek odadan koşarak çıktı.
O uzaklaşırken, annesi Josh'un odasına girmek üzereydi. Ertesi gün doktorla konuşmak için sabırsızlanıyordu.
Anna, kapıdan dışarı adımını attı ve artık yalnızdı. Ancak bu özgürlük duygusu hiçbir şeye benzemiyordu. İçindeki kasvetli hava bir anda yok oluvermişti. Sessiz bir teşekkür gönderdi içinden doktora.
Bulduğu ilk taksiye atladı ve bundan sonra olacakları ancak Tanrı bilirdi.
Bulduğu ilk taksiye atladı ve bundan sonra olacakları ancak Tanrı bilirdi.
27 Şubat 2011 Pazar
Hikaye Denemeleri -devam-
-Sana bir kaç soru soracağım.
Anna bıkkınlıkla cevap verdi. Gücü kalmamıştı.
-Pekala.
-Öncelikle şunu öğrenmek istiyorum. Kocan nerede?
-Başkasıyla yaşıyor.
-Ne zamandan beri?
Soru karşısında şaşırmıştı. Kızarmış gözleriyle doktora baktı.
-Sanırım... altı aydır.
Bir anda doktorun kafasının içindekileri gördü sanki.
-Beni bir tek onun alacağını mı düşünüyorsun?
-Sanırım, evet.
Aslında bilmiyordu. Belki ölüydü, belki de gerçekten düşündüğü gibiydi. Altı aydır Joshua'dan haber alamamıştı. Tek bildiği iş için Avrupa'ya gittiğiydi.
İlk zamanlar sık olmasa da birbirlerini arıyorlardı. Anna onu ne kadar özlediğini ve ne zaman geleceğini sorduğunda Joshua işlerin yoğun olduğunu ve yakın zamanda bunun mümkün olmadığını söylüyordu. Her seferinde de telefonu bir telaşla kapatıyordu.
Daha sonra telefon konuşmaları seyrekleşti ve artık kocasının telefondaki sesi sanki tamamen bir yabancıya aitti. Her seferinde telaşla kapanan telefonun meşgul tonu her şeyi anlamasına yetmişti. Artık uzatmanın bir anlamı yoktu onun için.
Günler böylece geçip gidiyordu. Ta ki elleri dolu olarak marketten eve döndüğü gün kendini bir hırsız - polis kovalamacasının tam ortasında bulana kadar. Herkes gibi saklanacak yer ararken poşetler yerlere saçıldı. Mermi, kalbinin biraz üzerine isabet etmişti. Bilinci kaybolmadan önce tek düşündüğü, bir an önce Joshua'nın bunlardan haberdar olmasıydı.
-devamı gelecek-
Anna bıkkınlıkla cevap verdi. Gücü kalmamıştı.
-Pekala.
-Öncelikle şunu öğrenmek istiyorum. Kocan nerede?
-Başkasıyla yaşıyor.
-Ne zamandan beri?
Soru karşısında şaşırmıştı. Kızarmış gözleriyle doktora baktı.
-Sanırım... altı aydır.
Bir anda doktorun kafasının içindekileri gördü sanki.
-Beni bir tek onun alacağını mı düşünüyorsun?
-Sanırım, evet.
Aslında bilmiyordu. Belki ölüydü, belki de gerçekten düşündüğü gibiydi. Altı aydır Joshua'dan haber alamamıştı. Tek bildiği iş için Avrupa'ya gittiğiydi.
İlk zamanlar sık olmasa da birbirlerini arıyorlardı. Anna onu ne kadar özlediğini ve ne zaman geleceğini sorduğunda Joshua işlerin yoğun olduğunu ve yakın zamanda bunun mümkün olmadığını söylüyordu. Her seferinde de telefonu bir telaşla kapatıyordu.
Daha sonra telefon konuşmaları seyrekleşti ve artık kocasının telefondaki sesi sanki tamamen bir yabancıya aitti. Her seferinde telaşla kapanan telefonun meşgul tonu her şeyi anlamasına yetmişti. Artık uzatmanın bir anlamı yoktu onun için.
Günler böylece geçip gidiyordu. Ta ki elleri dolu olarak marketten eve döndüğü gün kendini bir hırsız - polis kovalamacasının tam ortasında bulana kadar. Herkes gibi saklanacak yer ararken poşetler yerlere saçıldı. Mermi, kalbinin biraz üzerine isabet etmişti. Bilinci kaybolmadan önce tek düşündüğü, bir an önce Joshua'nın bunlardan haberdar olmasıydı.
-devamı gelecek-
24 Şubat 2011 Perşembe
Havadandır havadan!
Efendim biliyorsunuz ki okullar açıldı, dersler başladı. Neredeyse hiçbirimiz bu durumdan memnun olmamakla beraber havaların da kötü gitmesi sebebiyle (Evet! Bu üslupta yazmaya devam) işler daha kesat bir hal almaya başladı. Öğrenci mantığımızla "Nasıl olsa ilk hafta dersler olmaz gitmesem de olur" düşüncesindeyiz. Kendimize göre haklıyız da. Şahsen benim bu soğuk havalarda içim kararıyor tabii soğuk havaları seven kişiler de vardır onlar da insandır, saygı duyarım.
Bunu yazmamın asıl sebebi kendi kendimi telkin etmekten başka bir şey değil. Çok ahım şahım bir yerde okumuyorum ve okula gitmek bazen gerçekten işkence oluyor. Tabii ki tek dileğim, bu dönem derslerin cezbedici olması.
O yüzden kuru avuntu olarak havaları bahane ettim ve sizden de bana destek çıkmanızı ve yalnız olmadığımı hissettirmenizi rica ediyorum sevgili okurlar. Mektup kıvamında da olsa acımayacağım sonuna teşekkürü yapıştıracağım.
Sevgiler.
Bunu yazmamın asıl sebebi kendi kendimi telkin etmekten başka bir şey değil. Çok ahım şahım bir yerde okumuyorum ve okula gitmek bazen gerçekten işkence oluyor. Tabii ki tek dileğim, bu dönem derslerin cezbedici olması.
O yüzden kuru avuntu olarak havaları bahane ettim ve sizden de bana destek çıkmanızı ve yalnız olmadığımı hissettirmenizi rica ediyorum sevgili okurlar. Mektup kıvamında da olsa acımayacağım sonuna teşekkürü yapıştıracağım.
Sevgiler.
16 Şubat 2011 Çarşamba
Hikaye Denemeleri
-Yapacak bir şeyimiz yok bayan.
Genç kızın siniri yüzünden okunuyordu. Öfkesi günden güne artmıştı, bu klinik onu delirtmeye yeterliydi. Doktorun sakin tavırları onda bir kırıp geçirme hissi uyandırıyordu. Öfkesini kontrol etmeye çalışıp tekrar konuşmayı denedi.
-Bakın. Kaç kere söylemem gerek bilmiyorum ama beni buraya kimin getirdiğini bilmiyorum. Masrafları karşılayacak param yok. Bana yardım etmelisiniz!
Doktor oturduğu yerden hafifçe kıpırdadı. Eğleniyor gibiydi, kalemiyle oynamaya devam etti. Anna ise adamın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Nefesi kesilmişti.
-Aslında...
-Aslında ne?
-Aslında durumunuzu değerlendirecek olursak, siz kliniğe geldiğinizde kendinizde değildiniz. Yakınlarınızdan kimseyle temasa geçemedik. İsminizi bile hatırlamıyordunuz ...
-Uzatma! Buradan çıkabilecek miyim, onu söyle!
Avucuna gizlediği bıçağı çıkardı.
-Bayan lütfen sakin ... Dur kendine gel!
Anna kendinde değildi. Bıçağı doktora yaklaştırdı.
-Kaybedecek zaman yok (Kimliğe baktı) Bay Austen. Buraya kendi isteğimle gelmediğimi biliyorsun ve bu nakle asla izin vermeyeceğim!
-Tamam elimden geleni yapacağım Anna. Önce şu bıçağı çek.
İstemeyerek de olsa bıçağı doktordan uzaklaştırdı. Gücünü yeniden kazanmış gibiydi. Üstünlük ona geçmişti. Gardını yeniden kazanan bir savaşçı gibi doktora bakıyordu.
-Buradaki kayıtlara göre ... Josh on üç yaşında, bir hafta önce annesinin kullandığı aracın arkasındayken trafik kazası geçirmiş. Anne iyi fakat çocuğun durumu ağır. Bir kalp nakli söz konusu. Bu da ...
-Bu da ben miyim şimdi? Sesi titriyordu.
-Bu naklin onayı için imzan mevcut Anna.
İnanamıyordu. Elleri o kadar titriyordu ki, bıçağı yere düşürmüştü. Geriye doğru bir kaç adım atarak sendeledi. Göz bebekleri korkuyla açılmıştı.
-Ama nasıl?
Bu bir soru değil adeta imdat çağrısıydı. Nasıl olur da böyle bir şeye olur demişti? Tekrar gözlerindeki o kararlılık ifadesiyle sordu:
-Bunu ne zaman imzaladım ben?
Doktor kutsal bir metni okur gibi sessiz ve saygılıydı. Boğazını temizledi.
-Josh'u kliniğe getirdikten bir saat sonra.
-Böyle bir şey mümkün olamaz. Ben ...
-Kendine gelmeni beklemiyorduk, anlıyor musun! Neredeyse komadaydın ve hiç kimse seni arayıp sormaya gelmedi. Parmağındaki yüzükten başka hiçbir kişisel eşyan yoktu. Kendine geldiğinde onu da fırlatıp attın. Ölmeyi istediğini söyleyip duruyordun. Biz de sana bunu imzalattık. Lanet olsun!
Doktorun yapmacık öfkesi, Anna'nın korkmasına yetmişti. Azarlanan küçük bir kız gibi olduğu yere çöktü.
Boğuk boğuk haykırıyordu. Sesi cılızdı:
-Bırakın beni, lütfen!
-Kalk hadi, sakinleş. Buna izin vermeyeceğim, anlıyor musun? Anlıyor musun beni Anna?
Doktora güvenmekten başka çaresi olmadığını anladı. Usul usul çöktüğü yerden doğruldu.
-Hiçbir şey hatırlamıyorum doktor. Lütfen birilerine ulaşmama yardım et.
-Her şey yoluna girecek. Söz veriyorum.
-devamı gelecek-
Genç kızın siniri yüzünden okunuyordu. Öfkesi günden güne artmıştı, bu klinik onu delirtmeye yeterliydi. Doktorun sakin tavırları onda bir kırıp geçirme hissi uyandırıyordu. Öfkesini kontrol etmeye çalışıp tekrar konuşmayı denedi.
-Bakın. Kaç kere söylemem gerek bilmiyorum ama beni buraya kimin getirdiğini bilmiyorum. Masrafları karşılayacak param yok. Bana yardım etmelisiniz!
Doktor oturduğu yerden hafifçe kıpırdadı. Eğleniyor gibiydi, kalemiyle oynamaya devam etti. Anna ise adamın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Nefesi kesilmişti.
-Aslında...
-Aslında ne?
-Aslında durumunuzu değerlendirecek olursak, siz kliniğe geldiğinizde kendinizde değildiniz. Yakınlarınızdan kimseyle temasa geçemedik. İsminizi bile hatırlamıyordunuz ...
-Uzatma! Buradan çıkabilecek miyim, onu söyle!
Avucuna gizlediği bıçağı çıkardı.
-Bayan lütfen sakin ... Dur kendine gel!
Anna kendinde değildi. Bıçağı doktora yaklaştırdı.
-Kaybedecek zaman yok (Kimliğe baktı) Bay Austen. Buraya kendi isteğimle gelmediğimi biliyorsun ve bu nakle asla izin vermeyeceğim!
-Tamam elimden geleni yapacağım Anna. Önce şu bıçağı çek.
İstemeyerek de olsa bıçağı doktordan uzaklaştırdı. Gücünü yeniden kazanmış gibiydi. Üstünlük ona geçmişti. Gardını yeniden kazanan bir savaşçı gibi doktora bakıyordu.
-Buradaki kayıtlara göre ... Josh on üç yaşında, bir hafta önce annesinin kullandığı aracın arkasındayken trafik kazası geçirmiş. Anne iyi fakat çocuğun durumu ağır. Bir kalp nakli söz konusu. Bu da ...
-Bu da ben miyim şimdi? Sesi titriyordu.
-Bu naklin onayı için imzan mevcut Anna.
İnanamıyordu. Elleri o kadar titriyordu ki, bıçağı yere düşürmüştü. Geriye doğru bir kaç adım atarak sendeledi. Göz bebekleri korkuyla açılmıştı.
-Ama nasıl?
Bu bir soru değil adeta imdat çağrısıydı. Nasıl olur da böyle bir şeye olur demişti? Tekrar gözlerindeki o kararlılık ifadesiyle sordu:
-Bunu ne zaman imzaladım ben?
Doktor kutsal bir metni okur gibi sessiz ve saygılıydı. Boğazını temizledi.
-Josh'u kliniğe getirdikten bir saat sonra.
-Böyle bir şey mümkün olamaz. Ben ...
-Kendine gelmeni beklemiyorduk, anlıyor musun! Neredeyse komadaydın ve hiç kimse seni arayıp sormaya gelmedi. Parmağındaki yüzükten başka hiçbir kişisel eşyan yoktu. Kendine geldiğinde onu da fırlatıp attın. Ölmeyi istediğini söyleyip duruyordun. Biz de sana bunu imzalattık. Lanet olsun!
Doktorun yapmacık öfkesi, Anna'nın korkmasına yetmişti. Azarlanan küçük bir kız gibi olduğu yere çöktü.
Boğuk boğuk haykırıyordu. Sesi cılızdı:
-Bırakın beni, lütfen!
-Kalk hadi, sakinleş. Buna izin vermeyeceğim, anlıyor musun? Anlıyor musun beni Anna?
Doktora güvenmekten başka çaresi olmadığını anladı. Usul usul çöktüğü yerden doğruldu.
-Hiçbir şey hatırlamıyorum doktor. Lütfen birilerine ulaşmama yardım et.
-Her şey yoluna girecek. Söz veriyorum.
-devamı gelecek-
İlk Yazım, İlk Göz Ağrım
Uzun zamandır blog fikrine sıcak bakmazken vahiy gelmiş gibi, "Yeniden yazmalıyım" düşüncesiyle açtım blogumu. Çok da mutluyum sayın okurlar. Bu güzel günü güzel bir şarkıya taçlandırmak gerek.
Herkese merhaba!
Herkese merhaba!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)